Dayanışma İktisadı İçin Ağlar Örmek

Yaşantımızın her alanına hükmedilmesine karşı koyma çabalarının parça parça da olsa giderek yaygınlaştığı, çoğu kez el yordamıyla ve naifçe seyrettiği bir dönemi yaşıyoruz. Bu parçalılık hali ve bireysel kalma halleri, karşı koyma potansiyellerinin etki yaratma süreçleri örgütlemesinin önünde engel oluşturuyor.

Dünyanın hali, ekolojik yıkımın göstergeleri, gıda üzerinden dayatılanlar, yaşama alanlarının tahribi ve özelleştirilmeleri vd. konular hemen herkesin üç aşağı beş yukarı malumu. Burada bunları tekrar etmenin çok anlamı yok. Mevcut tahakküm dünyasının, tahakkümü örgütleyen güçlerin karşısına engelleyici ve değiştirici bir güçle çıkmanın gereği ortada.Mevcut sistemin başarısı yarattığı atomizasyonda. Bireyselleştirilmiş yaşamlar, hem ideolojik kabuller hemde sistemin dayattığı yaşam tarzının iktisadi zoru nedeniyle mevcut işleyişin zeminini güçlendirmekte, işini kolaylaştırmaktadır.

Bireyselci zihniyet kabulleri, büyük ölçüde sistemin olağan ideolojisini (ideoloji değilmiş gibi davranarak) şekillendirdiği kabuller olarak, kişinin, sistemi üreten, sistemin süre gitmesini var eden, olumlayan ve güçlendiren bir yerde duruşunu sağlamakta.

Bir yandan olağan -tahakkümcü ve mülkçü- ideolojinin öznesi -eyleyeni- olarak kişi mevcut yaşam tarzı ve kabulleriyle sistemi çoğaltır ve güçlendirirken, diğer yandan yaşamını sürdürebilmek için yürüttüğü iktisadi faaliyet içinde de tek başınalığa mahkum edilerek yada kendini tek başınalığa yerleştirerek bir kıskacın içine alınmaktadır. Sistemin dayattığı ve atomize edilmiş bireylerin kabulleri haline getirdiği, iktisatlarını kendi başına çözme çabaları bir patinaj yapma faaliyetinden başka bir şey değildir. Bu faaliyet diğer yandan da birilerinin elinde daha büyük güç ve zenginliğin birikmesini sağlamaktadır. Son yirmi yıl içinde dünya nüfusunun %1’inin elindeki servet dünyadaki birikimin %50’si oranından %82’lere çıkmış durumdadır. Çalışan -ücretli kölelik sistemi altında- insanların çalışması insanların hayatlarını daha iyi bir yere taşımamakta aksine çok hızlı biçimde çok küçük bir azınlığın zenginleşmesine yol açmaktadır. Kısaca içinde bulunduğumuz, çoğalttığımız, olumladığımız ilişkiler, var olma hallerimiz, iktisatla kurduğumuz ilişki -hem ideolojik hem de pratik olarak- yanlış bir yaşamı üretmeye devam etmektedir. Bu noktada sormamız gereken soru “yanlış yaşamın doğru yaşanması” mümkün müdür sorusudur. Soruyu, arayışlarımızın sorgulayışlarımızın konusu yapmak ve “yanlış yaşam”ın dışına çıkma imkanlarını aramak, üretmek, çoğaltabilmektir önümüzde duran. Tabiki tek başına yürütülecek bir çaba olarak değil, bilmek, çözümlemek, farkına varmakla yapmak ilişkisini kurmak derdiyle, toplumsallaşmakla, birlikte yaşayacak zeminleri çoğaltmaya yöneltmektir. “Nasıl yaşayacağız” sorusu birlikte cevap aranacak bir soru olarak önümüzde durmalıdır. Tek başınalıkta her koyun kendi bacağından asılmaya devam edecektir.

Şüphesiz çokça biraradalık denemeleri, çabaları önümüze çıkmakta, yaşantılanmaya çalışılmakta. Ne varki bu çaba/çabalar yaşamı ideolojik ve iktisadi zeminlerde değiştirme iddiası ve iradesi taşımadığında, mevcut sistemle kurulu bağlarımızın yaşantımızın çok büyük bölümünü teslim alışı nedeniyle zar zor bulabildiğimiz “boş zaman faaliyeti” olmaktan ileri gidememekte, potansiyeller ve enerjiler boşa harcanmaktadır. Kimi zaman da sadece bir kayıp olarak değil, sistemin zihinsel kabullerle iliklerimize işlettiği bireyci ideolojik savunuların çoğaltıldığı zeminler haline gelmektedir. Sadece bir karşı çıkış, itiraz etme alanında varolmanın dışına çıkamayışla karşı karşıya bırakmaktadır hepimizi. Yapılan itirazların ve karşı çıkışların bir kıymeti olmakla birlikte, sadece bu zeminde kalmakla bir değişim yaratması beklenmemelidir. İnsanlar birçok şeyin farkındadırlar ve bilmektedirler, ne var ki yaşam pratiklerinde bir değişimi örgütlemeyerek mevcut sistemin kabulleri ile yaşamaya devam etmekteler. Yaşamın bütününün başkatürlü örgütlenmesinin imkanları peşinde koşmak yerine, bireysel hayatların sorunlarıyla baş etmekle geçirilen, geride pek bir şey bırakmayan hayatlar yaşayıp gitmekteler.

Bu gün “birey”den bahsetmek olağan ideolojinin bize attığı en büyük kazıklardan biridir ve bu kazığın sonuçlarına yürütmeye çalıştığımız çabaların bütün alanlarında çokça maruz kalmaktayız. Kendi bireysel varoluşumuz olarak ortaya koyduğumuz çok şey “birey” ideolojisinin kazığından ibaret olarak birlikteliklerin önüne engel oluşturmakta.

Cebimizdeki üç kuruşu bilme arzumuz -ideolojimiz- o üç kuruş karşılığında birilerine zenginlik sağlamak, zenginliklerini arttırmak için ücretli köleler olarak çalışmamızı sağlamakta. Birliktelikler içerisinde tahammül edemediğimiz küçük farklar bir arada olmanın önünde engel oluştururken diğer tarafta tahakkümü, sömürüyü kabul ederek yaşantımıza devam edebilmekteyiz.

Kendi yaşantımıza hükmedemediğimiz, onu şekillendirecek iradeyi eleştirel bir akılla üretemediğimiz, içinde bulunduğumuz çağı -bağlamı- zihin yönlendirmeyi çözemediğimiz sürece, imal edilmiş “birey”ler olduğumuzu, yaşantımızın öznesi olmayıp, neredeyse şartlı reflekslerle davranışlar sergilediğimizi göremeyiz.

Kişisel ve özel kaygılar herhangi bir radikal alternatife yönelmeyi zorlaştırdığı gibi, bu kaygılar,  insanları atomize eden, bireyselleştirilmiş bir dünyaya uyum sağlamayı gerektirir, zihin yönlendirme mekanizmalarının tuzağına kolayca düşürür.

Kapitalist iktisat kendi ideolojisini “bilim” olarak dayatıp başka türlü bir iktisadın olamayacağı kabulünü zihinlere kazır. Kapitalist iktisadın ideolojisi kendi psikolojisini örgütler ve kabul ettirir. Bu ideoloji ve buradan üreyen psikoloji kapitalistleri ve onun ideologlarını kapsamaz sadece, herkesi içine alır, olağan ideoloji olarak yerleşir ve gücünü de ideoloji olmadığını kabul ettirebilmiş olmasından alır. Mülk edinilmiş bir dünyayı ve tahakkümcü hiyerarşik ilişkileri, ayrıcalıkları meşrulaştırma düzenekleri kurar. Bu kabullerin oluşturduğu kişilik yapısı ve üzerine eklemlenmiş kimliklerle ve kişiliğin, kimliğin mülk edinilme haliyle herkesi sistemin zihniyet yapısına, kabul dünyasına ekler. Bu durumda da herkesi sistemin sürdürücüsü haline getirir.

Hiyerarşik düzenekleri meşru gördüğümüz yer ezmeyi ve ezilmeyi kabul ettiğimiz yerdir. Dünyayı mülk edinilecek bir yer olarak gördüğümüzde, mülk olmayı ve ayrıcalık düzeninin hiyerarşisinde ezilmeyi de kabul ederiz. Bütün bunlar dolayısıyla mülkün ve tahakkümün  başka türlü olamayacağının kabulüyle davranır, edinebildiğimiz toplumsal rollerin bize dayattığı -sağladığı- iktisadi çerçeve içinde kalarak yaşantımızı sürdürürüz. Birilerini zenginleştirmek için çalışırız ama bu hali “işimiz” olarak görürüz. ‘’Mesleğimizi’’ edinilmiş bir ayrıcalık olarak görür ve severiz, ama o mesleği devam ettirebilmemiz için işlerini ‘’sevmeden’’ yapan çok sayıda insanın çalışmaya devam etmesi gerektiğini düşünmeyiz. Bir şirkette ya da devlette uzman, yönetici, mühendis, bilgi işlemci vb. olmayı sürdürmek için bizden alttakilerin nasıl bir sömürü mekanizmasının çarkında ezilmek zorunda olduklarını düşünmeyiz.

Mevcut iktisadi zor, iktisat dışı -devlet- zoruyla da desteklenmektedir ki çarkın işleyişi bozulmasın. Ama asıl gücünü kabullerden ve uyumculuktan (konformizmden) alır. Bu kuşatılmışlığın karşısına bireysel varoluş iddiaları ile çıkılamaz. Bireysel güç ve varoluş iddiası ayrıcalık düzenlemeleri içinde biraz daha “iyi” pozisyonlar kapmanın yolunu açabilir, ki bu yükseliş ahlaki ve vicdani bir alçalışı da beraberinde getirir. Daha fazla pay almak her zaman çoğunluğun çıkarı hilafına bir durum yaratır. Bireysel varoluş iddialarının bir çeşidi olarak “kendine yeterlilik” önerisi de sistemin çemberinin içinde olmaktan başka bir anlama gelmez. Neyin ne kadar üretileceği, ne fiyata satılacağı, ne tür vergi ve kısıtlamalarla karşılaşacağı, iktisadi kararların politik kararların uzantısı olduğu bir dünyada “küçük üreticinin” gidebileceği bir yer yoktur. Kapitalist işleyiş küçük üreticiyi kuşatmıştır ve yaşamını bıçak sırtında sürdürebileceği bir hale getirmiştir. Kredilerin, girdi fiyatlarının gündelik yaşam gereksinimlerinin hastalık vb. zorlukların karşısında tek başına duramaz. Topluluk destekli tarım projelerinin ve dayanışma ağlarının örülmesi küçük üreticinin varoluşunun koşullarını sağlayabilir. Ne var ki bu ilişki sadece bir alış-veriş konusu olarak algılandığında ve uygulandığında hedefine kendini taşıyabilecek bir durum yaratmaz. Bu ilişki alış-verişin ötesine geçmek durumundadır ki sistemin yarattığı dayatmalarının ve deformasyonların karşısında bir zemini oluşturup çoğaltabilsin. Küçük üretici ürün satışı ile geçinebiliyor olsa da tek başına olmaktan kaynaklanan sıkıntılarla karşılaştığında (borçlar, iklim şartları, ürün kaybı, hastalık vb.) arazisini satmak ya da temiz gıda üretiminden vazgeçmek durumunda kalacaktır. Bu zorluklara karşı koymanın yolu birliktelikler kurmaktan dayanışmacı organizasyonlar yaratmaktan geçecektir. Bu tür örgütlenmelerin yaşamın bütününe dair çözümler üretme becerisi, perspektifi taşıması gerekir ki bu da birlikte iktisadi zeminler kurmayı öncelemektir. Toplumsal mülkü, toplumsalın varoluşunu öncelemeden sahici dayanışmalar gerçekleşemez. Komünler, kolektifler, kooperatifler örgütleyerek, dayanışmacı bir iktisat içeriği tarif ederekvarolabiliriz ancak.

Yaşantıyı sürdürme imkanları itibari ile şehir daha sıkı bir kuşatma ile karşı karşıya bırakmaktadır kişiyi. Bu kuşatılmışlıkla başetmenin yolu da bireysel iktisadi varoluş arayışından vazgeçmekten geçecektir. Kapitalist iktisadın ideolojik kabullerinin yarattığı atomizasyon şehirde çok daha fazla teslim almakta kişiyi. Yaşantıya dair kabullerimiz bir başkası ile birlikte bir iktisadi zemin yaratabileceğimiz düşüncesinin önünü kesmekte. Özel mülk, özel alan algısı, özel hazlar ve algılar üzerinden örgütlenmektedir, oluşturulmuş kabul düzenekleriyle.

Bakıldığında, bu devasa kabul düzeneklerinin, iktisadi zorun, iktisat dışındaki zorun ve bunların birlikteliği karşısında yapılacak pek bir şey olmadığı düşünülebilir. Kendimizi güçsüz ve zavallı görebiliriz, bu hal çok da normaldir. Ne var ki, bu hal, dibinde bulunduğumuz kuyunun ağzından bakarak o çerçevede imkanları ve imkansızlıkları tarif ediyor olmaktır. Sistemin bize imkan ve imkansızlık olarak tarif ettikleriyle düşünmektir. Öncelikle bu durumun dışından bakmaya doğru yol almamız gerekir. Komünal, kolektif hayatlar kurgulamak yaşamak mümkündür ve her zaman da yenilerini oluşturmak mümkün olacaktır. Dün olduğu gibi bu gün de dünya üzerinde sürmekte olan komünal ve dayanışmacı yaşantıları görmemiz mümkündür.

Komün çözümdür.  Komün, hem tek başına varolabilmek, hem de başkalarıyla toplumsalın sorumluluğunu alarak varolabilmek anlamına gelen mikro toplumsal bir yapı olarak, içinde bulunduğumuz atomizasyona karşı çözümdür. Eğitilerek içine doğduğumuz yapıya entegre olmamızı ve çıkış yollarına yönelmemizi engelleyen zihniyet kabullerini değiştirebilmek, kırabilmek için çözümdür. Ve aynı zamanda iktisaden sıkıştırılmışlığımıza, kuşatılmışlığımıza çözümdür.

Tahakkümün, iktidar ilişkilerinin, hiyerarşi ve ayrıcalıkların meşru görülmediği bir yaşam zemini olarak, bunları dışarıda bırakan bir toplumsallığın kurulma zeminidir.

Bu kurma faaliyetinin bir süreç olduğu,

Bu sürecin belirsizliklerle yürüme cesareti gerektirdiğini,

Varılacak bir hedef üzerinden tarif edilemeyeceğini,

Bütünlüklü bir varolma hali olduğunu,

Bu sürecin hazır özneleri olmadığımızı,

Sürecin öznesi olmanın, değişim iradesi ve ısrarından geçtiğini,

Kendimize vaat ettiğimiz özgürlüğe tahammül gücümüz olmadığını, bu gücü ancak bir toplumsallıkla edinebileceğimizi,

Göstereceğimiz irade ve çabayı bir başkası üzerinden tarif etmeyi dışarıda bırakmayı,

Yaşantıyı ve kurmaya çalıştığımız toplumsallığın öznesi olma derdini, yol arkadaşlığını önemsemeyi,

Kendini yol arkadaşına teslim edebilme güvenini,

Açıklığın ve yanlışlarını kabul edebilmenin yaşamı kolaylaştırıcılığını,

Her insanın bunları yapabilme gücü ve potansiyeline sahip olduğunu,

İstediğimiz yaşamı gerçekleştirme çabamızın önündeki öncelikli engelin kendimiz olduğunu,

Kendimizle kendimize vaat ettiğimiz arasındaki mesafeyi görmeyi,

Bu sürecin gerilimli bir süreç olduğunu, bu gerilimlerle baş etmeyi önümüze koymayı, çözüm üretme becerisi geliştirmeyi,

UNUTMADAN.

Manuel Castels’in  ‘’Kimliğin Gücü’’ adlı kitabında değindiği gibi, ‘’ Komünal direnişin dönüştürücü öznelere dönüşmesinin işleyiş süreçleri, koşulları, sonuçları tam da enformasyon çağında bir toplumsal değişim teorisinin alanıdır.’’

Komünler, kolektifler kendilerini benzerlerine ve mevcut toplumsal düzene karşı koyuş pratiklerini örgütlemeye çalışan başka topluluklara bir ağ ilişkisi içinde bağlamalı ve bağlanmalıdırlar. Bu bağlar ve bağlanmalar ortak iktisadi dayanışma zeminleri var ettikleri ölçüde sistemin kuşatmasına karşısında daha sağlam durabilme olanakları artacaktır. Nasıl olabileceğine dair bir çok örnek vardır dünyada. Brezilyadaki  Topraksızlar hareketi bunlardan biridir. Küçük ölçekli bir çok örnek kurulmakta kurgulanmakta, büyümeleri ve toplumsal yapıyı etkilemeleri mümkündür bu örneklerin. Ne var ki bu tür ağların içinde olması gereken, kendini muhalefet alanında tanımlayan insanların çoğu bu yapıların dışında durmayı, mevcut sistemin ilişki ağları içinde kalmayı tercih etmektedirler. Statükoyu korumak ve bireysel gelecek kaygısı teslimiyetin başlangıcı olmaktadır.

Bugün başka türlü olabileceğine dair kanıt örnekler oluşturmak elzemdir, işleyen, çoğaltılabilir yaşam pratikleri örgütlemek ve sürdürmek, iktisadi sıkıştırılmışlığın yarattığı zihinsel daralma ve ahlaki alçalmaya karşı koyabilmenin de, korkularımız ve kaygılarımızla başa çıkabilme gücünü bulabilmenin de yolu olacaktır. Yalnız olmadığımızı ve kalmayacağımızı bilmek halinin yaratacağı özgüven bir süre yalnız kalsak ta bu durumla baş edebilmemizi ve başkalarını bulma çabasından vazgeçmemeyi öğretecektir bize. Ve aynı zamanda mülk ve iktidar arzumuzla hesaplaşmayı. Kurulacak ağlar bir toplumsallık oluşturmanın içini doldurmaktır. Çok yönlü olarak yaşamın her alanında örgütlenmek anlamına gelecektir. Önüne çıkacak ihtiyaçlara birlikte çözüm bulma kapasitemizi artıracaktır. Toplumsal ilişkilerde bireysel çıkar ve ikbal kapısı peşinde koşmanın yarattığı sosyal ve ruhsal deformasyonlara karşı durabilme zemini yaratmaktır.

Komünler, kolektifler ve diğer topluluklarla bir ağ oluşturma çabası olarak yürütülen Kır Kent Ağı buluşmaları katılımlara açık tartışmalarını, katılımlarla çeşitlendirilmiş bir zemini oluşturma çabalarını sürdürmektedir.

Meselemiz tahakküm, hiyerarşi ve ayrıcalık üretmeyen bir perspektifle dünyayı anlamak ve yeniden kurma çabasına girmektir.

Birbirimizi çoğaltılabilir zeminlerde bulma dileğiyle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir