insan olma hali – bireysellik/toplumsallık ve görünür olma arzusu üzerine iç içe geçmiş tartışmalar

İnsan olma hali

“İnsan ne ile yaşar? Ya da ne’siz yaşayamaz?” temel bir soru olarak gelişiyor kafamda. İnsanı, insan yapan – diğer hayvanlardan ayıran – ‘şey’ nedir? Akıl sahibi olması – ekonomik ilişkilerin belirleyici olduğu bir toplumda yaşaması – kaygıları, beklentileri ile dünyayı tahayyül ediyor oluşu … gibi cevaplar ötesinde bir cevap düşünüyorum; çünkü bu cevapların herhangi biri ‘tek başına’ olası bir cevap olamıyor; diğer tanımların içerisinde çoğalıyor. En makul cevap; -ki bu cevap toplumsallık – tarihsellikten bağımsız kurgulanamaz – ‘BİREYSELLİĞİNİ inşa ediyor olması’ olabilir: Toplumsallığın içinde, ekonomik ilişkilerin içinde, kaygıların içinde, akıl ile ‘ayrıksı’ bir bireysellik inşa edebiliyor olmak. Bireyselliği inşa edebiliyor olmak hiç bir zaman ‘olumlu’ algılanabilir bir şey değildir.  Ancak, bireyselliği inşa süreci tarihsel ve toplumsal olanın süzgecinden geçirilip eleştirilebilir hale getirilirse olumlanabilir bir tartışma ortaya çıkabilir.

Bireysellik… Nedir?

Bireysellik; toplumdan öte bir ben inşa etmek – ben’in içerisinde, ben’den gayrı ayrıcalık tanınmış ideolojik bir eleştiri düzlemi içerisinde ‘ben sorgusu’ yaratmak – kaygıları ve eleştirileri; rasyonalize etmek üzerinden ‘ben’ kurgulamak.. Bireysellik; toplumsalı kendi, kabul ettiği, alıştığı, kanıksadığı bir görme biçimi ile anlamlandırmak ve bunu meşrulaştırmak için ‘aklın’ her türlü dönemecini – dolambaçlılığını hizaya sokmak.. Bireysellik; bilmediği – yalnızca hayal ettiği – tekdüze söylemlerin ürünü olarak bir “özgürlük” ilan etmek. Bireysellik; evrenselleştiremediği bir ‘ben’i, kendisine reva görmek..

Bu sıkışık alanların içerisinde Bencil olmayan (konfor alanı örgütlemeyen) bir bireysellik nasıl mümkün olur?

Bu anlattıklarım eleştirel bir sürü tartışmaya kapı aralar; içine girmek tek başına yapabileceğimiz bir tartışma değildir. Yaşam’ın (sözde) anlamı – hangi toplumsallığın nasıl mümkün olabileceği tartışmaları içerisinde yürür bu ‘insan’ tartışması. ‘İnsan Nedir?’ Sorusu eşliğinde. İnsan toplumsaldır cevabı da; içerisinde başka soruları barındırır. “”Toplum; bir ilişkiler zemini ise; bu ilişkilerin zemini nedir? ‘ben’ nasıl inşa edilir? ‘ben’ hangi tahayyüller – hangi ahlaki tavırlar – hangi eleştiriler ile ‘biz’e – toplum’a dönüştürülür. Bencil olmayan bir ‘biz’ nasıl kurulur?””

Teker teker başlayalım;

–               Bireyselliğimizi inşa ediyoruz.. Nasıl?

‘Sen kimsin?’ Sorusuna verdiğin en basit cevap ile. Nereli olduğun – eğitim durumun – mesleğin – hobilerin – politik tavrın ile.. Hangi filmi, diğerlerinden neden daha çok beğendiğine dair söylediğin cümleler; hangi partiye oy vermenin gerekli oluşuna dair düşünlerin; hangi marka çikolatanın nasıl sağlıklı olduğunu iddia etmelerin.. vs.. Bir ‘kim-lik’ yaratıyoruz ve bu kim-lik ‘ben’i inşa sürecinin en önemli parçası. ‘sen kimsin?’ sorusuna dair cevabın, seni ‘kim-likli’ hale getiriyor ve ‘kim-liğin’ esirine dönüştürüyor.

–               Toplumsala dair tavrımızı belirli hale getiriyoruz.. Nasıl?

‘Nasıl yaşıyorsun? Sorusuna verdiğin en basit cevap ile. ‘Şurada yaşıyorum’ gibi yaşam alanımıza dair anlatı ile toplumsallığımızı kurguluyoruz; şu insan ‘eşim-partnerim-arkadaşım-yoldaşım’ gibi bir başkası ile  kurduğumuz ilişki ile toplumsallığımızı kurguluyoruz; şurada çalışıyorum gibi kurduğumuz ekonomik ilişkilerle toplumsallığımızı kurguluyoruz; ‘x’ten sonra y’yi yapmayı düşünüyorum’ diye geleceğe dair inşa sürecine girerek toplumsallığımızı kurguluyoruz.. vs.. ya da ‘aynı – işler güçler – her şey yolunda – takılıyoruz işte’ diyerek stabilliğimiz üzerinden toplumsallığımızı kurguluyoruz..

-Görünür olma arzusu–

 Görünür olmak isteyince – farklı olduğumuzu belli etmek isteyince; arzumuz – kimliğimiz – ilişkilerimiz değişiyor. Ben; ‘o anda, orada bulunan herhangi bir o değilim’i, kim’liğimiz ile ve toplumsallığımız ile farklılaştırmaya çalışıyoruz. Anlatı inşalarında, ilişki inşalarında emek-zaman ilişkileri içerisinde kendimizi ayrıksılaştırıp ayrıcalık yaratmaya çabalıyoruz ve aslında ayrıcalık talep ediyoruz. ‘Sıradan’ değiliz. Herkes gibi olmamalıyız. Giyimimizle, cümlelerimizin naifliği ile, politik tavrımızla, düşüncelerimizle, rasyonale dair tavrımızla, tahayyül gücümüzle farklılaşmak, farkımızla ise ayrıcalık talep etmek, ayrıcalığımız ile de iktidar alanı yaratmak derdindeyiz.

Bu modernist- kapitalist ilişkilerin içinde; basit bir ‘görünme’ hali temel bir ayrıcalık ilişkisinin başlangıcı oluyor. ‘Kendimiz’ dediğimiz şeyden o kadar farkında değiliz ki; kendimizi başkasının görme biçimi içerisinde ayrıcalıklı bir yere koymak istiyoruz. O ayrıcalıkla tanımlanma isteği bir arzuya; bir kabul görme – saygı duyulma – hayran olunma – sevilme – değer verilme isteğine ve ayrıcalık talebine dönüşüyor ki.. Kendimiz bile bu mutsuz – gerçekçi olmayan hale saplanabiliyoruz.

Nasıl göründüğümüzü umursamadan -bizim isteğimiz olduğunu bilmediğimiz bir görünme hali bile  – ‘anlam’lı, arzu edilebilir bir hale dönüşüyor. Kimlikleşebiliyor. Kimliğin toplumsal ilişkilerdeki etkisi bile; makul bulup bulmadığımızı sorgulamadığımız bir kabule dönüşebiliyor. Bireyselleşip kendini ötekilerden ayırma statüsü yaratabiliyor. Hem de çok hızlı bir şekilde; tüketim ilişkileri içinde herhangi bir değer yaratmadan – gösteri toplumunun içinde herhangi bir anlam üretmeden bu gerçekleşiyor. Bir ‘soytarılık’ hali. Hakkında konuşulup tüketilebilir olma – değerinin ve anlamının sorgulanmasına fırsat verilmeden geçiştirilme haline dönüşebiliyor. Dönüşüyor.

Farklı olmak önemli midir? Kesinlikle hayır; sadece fark yaratmak önemlidir: ama bu fark kendi kimliğin adı altında sabitlenmeden – kişiselleştirilmeden gerçekleşmelidir. Bu farkı toplumsal ilişkiler arası bir tavır olarak kurmanın gerekliliği söz konusudur. Bireyselleştirilmiş, bencilleşmiş bir toplumun içerisinde; fark’ın anlamı ya da değerinden bahsedilemez, çünkü; ‘fark’ tartışılabilir – sorgulanabilir – eleştirilebilir zeminini kaybetmiştir. Geriye bireyselleşmiş ‘ben’ hazzından başka görülmesi gereken bir şey – düşünülmesi gereken bir tartışma kalmamıştır.

Toparlamak gerekirse; insan nedir? Sorusu, toplumsal bir sorudur. İnsan, bireyler arası ilişkilerin bir ürünüdür; tarihselliğinden kopamayan – kopması zaman zaman zor ve elzem olan – ilişkiler içinde, tarihi yeniden yaratabilecek – kendinden sonraki ilişkileri dönüştürebilecek bir özgürlük tahayyülüdür. Bireysellik bir sorumluluk alabilme yetisidir; toplumsallığın içerisinden ben’i ve biz’i kurgulayabilen – bu kurgusu doğrultusunda ilişkilenebilen – ilişkilerinin doğrultusunda eleştirilebilen, dönüşebilen, mücadelesine devam edebilen – bu dönüşüm süreci içerisinde görünebilen – kaybolabilen – bu hali saplantı haline getirmeden, iktidar olanın konusu yapmadan, yaşayabilen ve yaşatabilen bir sorumluluk ilişkisidir.

 İnsan, toplumsallığın içinde bireysel olanı kışkırtabilen – bireyselliğini, toplumsallığının ilişkileri içinde dönüştürerek yıkabilen ve yaratabilen bir özgürlük ve sorumluluk tahayyüllüdür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir