farklı özdeşlik ve karekter maskeleri

Bu ikileme verilecek üç basit yanıt söz konusudur ; ancak bunların hiç birisi yeterli değildir.Birincisi yapısalcı bir tartışmadır. Yapısalcı dünya kavramı, toplumu bu karakter maskelerinin etkileşimi olarak, toplumsal ilişkilerin taşıyıcıları arasındaki yapısal antagonizma olarak görür. İnsanlar, kapitalizm tarafından yaratılan bir duruma indirgenir. Daha doğrusu, yapısalcı bakış açısına göre, burada bir indirgeme söz konusu değildir. İnsanlar, kapitalizm tarafından yaratılan bir durumdadır. Bizler, kapitalizm tarafından yaratılan özneler oluruz. İşçi sınıfı ,soyut emeğin değişen yüzü, değişen kapitalist örgütlenme biçimlerinin yarattığı karakterdir. O halde, devrim yalnızca toplumsal  kişiliklerin öneminde değişime yol açan bütünlüklü bir yapısal değişimle olanaklıdır. Böyleye kapitalizmin krizi, işçi sınıfının niteliğinde, sonuçta radikal bir değişimin nedeni olacak bir değişime yol açabilir. İşçi sınıfı , ancak o zaman kapitalizmi alaşağı etme biçimindeki tarihsel işlevini yerine getirebilecektir. Bu görüşün sıkıntısı, insanlar kapitalizm içerisindeki konumlarıyla tanımlanmış olarak kavrandıkça, onların  bu tanımlardan kendi hareketleriyle nasıl kurtulabileceklerini görebilmede zorluk yaşanmaya devam edilmesidir.

    İkinci yanıt olan klasik Leninist görüş çok daha açıktır. Bu görüş, işçileri yapısal konumlarıyla belirlenmiş olarak görmeye devam eder. İşçi sınıfının kavrayışı ve bilinci sınırlıdır; çünkü emeğin karakter maskesi içerisinde fiilen çitlenmiştir.O nedenle, devrimi düşünebilmemizin tek yolu dışsal bir gücün, herhangi bir nedenle kapitalizmin kişilikleri içerisinde çitlenmemiş bir gurubun müdehalesidir. Başka bir deyişle, ihtiyacımız olan devrimci bir partidir. Bu, mantıksal açıdan mükemmel bir çözümdür. Eğer işçiler soyut emeğin kişilikleşmiş haliyse, onları yalnızca bu kişileştirmeye tabi olmayan bir gurubun liderliği altında  devrimci bir güç olarak düşünebiliriz. Buradaki sorun, öncelikle soyut emeğin kısıtlamalarından kurtulmuş bu devrimcilerin nereden geldiğinin belli olmaması, ikinci olarak da, bunun işçileri( ‘’kitleleri’’) devrimin öznesi olarak değil nesnesi olarak gören, doğası gereği hiyerarşik bir devrim anlayışı olmasıdır. Tarihsel olarak bakıldığında bu tür bir devrim pek de umut verici değildir.

    Üçüncü yanıt ise, işçi sınıfının devrimci bir sınıf olmadığını ( ya da artık olmadığını) açıkça söylemektir.Soyut emeğin doğasında var olan kişileştirme, işçinin, Marcuse’nin grafik evresinde ‘’tek boyutlu insan’’ haline geldiği noktaya ulaşmıştır. Tek boyutlu insanın devrim yapamayacağı ortadadır; bu nedenle radikal bir toplumsal değişim gerçekleştirebilecek kimseleri yalnızca başka bir yere, toplumun kenarlarına bakarak görebiliriz. Bu görüş, son dönemde yürütülen anti-kapitalist mücadelelerde Leninist yaklaşımdan daha etkili olabilir; ancak sorun, bu yanıtında aynı noktadan, yani işçilerin sınıfsal kişilikleriyle özdeşleştirilmesinden hareket etmesidir. Bu durum, öncülüğü reddeden bir politikaya fazlasıyla bağlı guruplarda daha seçkinci, öncücü yaklaşımların yeniden ortaya çıkmasına kolaylıkla yol açabilir. Nüfusun ezici çoğunluğu hayatta kalabilmek için emek gücünü satmak zorunda bırakıldığında, tek boyutlu hale geldik diye bizi dışlayan bir devrim anlayışı çok sorunludur.

Bunun daha ilerisi,yalnızca kişileştirmenin gücünü sorgulamak, yüzlerdeki karakter maskesini çekip alarak arkasında bir şey olup olmadığına bakmak ve maskeyi  takanın yalnızca maske içerinde değil aynı zamanda  maskeye-karşıt-ve-maskenin ötesinde de var olup olmadığını görmektir.

  Erkek ile kadın (daha doğrusu, homoseksüel ile heteroseksüel) birer özdeşleşme,özdeşlik toplumuna ait birer öğe, soyut emek ortaya koyan emekçinin yaratılışına dahil olan sakat bırakmanın bir parçasıdır.Karşı çıkılması gereken sınıflandırmalardan biridir. Yaşam etkinliğimizin parçalanması, yaşamlarımızın her yönüyle parçalanmasıdır. Cinselliğin bütünüyle bedenden ayrılması ve üreme organlarına yoğunlaşması, tarihsel olarak emeğin soyutlanması ile aynı zamanda dayatılmıştır. Bu, bedenin bir emek makinası haline getirilmesinde çok önemli bir katkı sağlamıştır ve genel soyutlama ya da ayırma sürecinin, sınırlama, sınıflama ve özdeşleşme sürecinin bir parçasıdır.

  Çevremizdeki dünya ile ilgili kurduğumuz ilişki, bir ayrılma, uzak durma, bilme ve kullanma ya da  sömürme ilişkisi olarak görülmeye başlandı. Bunun sonuçları oldukça derindir. Kırsal nüfusun tüm dünyayla ve dolayısıyla tüm kültürlerle ilişkisinin  kesildiğinden bahsedilse de. Belki de daha ciddi olan sorun, toprakla ilişki kurmaktan yoksun bırakılmış kentsel nüfusa yaptıklarıyla ilişkilidir. Ayrılma, ‘’bir insanı kısıtlı bir kent hayvanı, bir diğerini de kısıtlı bir kır hayvanı haline getirir ‘’ ve  daha büyük zarar verip daha büyük acı çeken belki de kısıtlı kent hayvanıdır.

 Toprağın çitlenmesi, yalnızca geçmişte kalmış bir olay olmanın çok ötesindedir. Tün dünya açısından bakıldığında, köylülerin topraktan tasfiyesi hiçbir dönemde bugün olduğu kadar yoğun olmamıştır; İnsanları zorla kırsalın dışına iten güçler( cava ve hindistan’da tarımın makineleşmesi, Meksika, haiti ve kenyada gıda ithalatı, afrika genelinde iç savaş ve kuraklık, her yerde küçük holdinglerin birleşerek büyük holdinglere dönüşmesi ve sanayi ölçeğindeki tarım şirketleri arasındaki rekabet), kentin çekim gücü borç ve ekonomik buhran nedeniyle zayıfladığında bile, kentleşmeyi destekler görünüyor.

 Başka yaşam biçimleri ve doğal çevremizle girdiğimiz metabolik etkileşimin. İnsanın varoluşunun ön koşullarından biri olduğu, insanlığın geleceğinin ise yarattığımız yarılmayı ortadan kaldırabilmemize bağlı olduğu açıkça ortadadır. Ne var ki, bu diğer hayvanlarla yanı olduğumuz anlamına gelmez. İnsanlar ile diğer yaşam biçimleri arasında önemli bir fark olmadığı iddiası giderek yaygınlaşsa da, bu bana hem yanlış hem de tehlikeli geliyor. Yeryüzündeki yaşam olanaklarını yok etmekte olan biz insanlarız (domuzlar ya da karıncalar değil)ve bu, bize özgü yaratıcı ve yıkıcı gücü yansıtıyor. Bu kitabın özünü oluşturan eyleyiş, hayvan eyleyişi değil, özel olarak insan eyleyişidir. Bize özgü olan metabolik yarılmayı ortadan kaldırma sorumluluğunu tümüyle üstlenmemiz için, hayvanlardan farklı olduğumuzu kabul etmemiz gereklidir. Bunu domuz ya da karıncaların yapmasını bekleyemeyiz.

Eyleyişin emek biçiminde soyutlanması,zamanın homojenleştirilmesidir.Bizi kuşatsın diye ördüğümüz ağın en incelikli, yine de en güçlü öğesi, zamanın kendisidir.Saat süreye,zamanın homejenleşmesine işaret eder.Saatin perspektifinden, bir dakika bir sonrakiyle her zaman aynıdır.Saate sorarsanız, bugün ve dün nasıl olduysa,  yarında tıpkı öyle olacaktır. Saate sorarsanız,mümkün tek devrim, hiçbir şeyi değiştirmeden sürekli bir çember etrafında dönen devrimdir.Her türlü tahakküm sistemi süreye, bir şey bir an içerisinde mevcut ise, o şeyin bir sonraki anda da var olacağı varsayımına dayanır.

Saat zamanı , bizim kontrolümüzde olmayan,bizim tutkularımıza ve yoğunluğumuza  karşılık vermeyen bir dünyanın zamanıdır. Bizim-dışımızdaki-bir-tarihin, bize yabancı bir dünyanın tarihinin zamanıdır. Bu, gerçek tarihtir; gerçekten kontrolümüzde olmayan bir dünyanın gerçek tarihidir, yıllarla ölçülen bir tarih, ardışık yapıların bir tarihi, bir başlangıcı ve bir sonu olan dönemlere bölünebilen bir tarih, geçmiş, şimdi ve gelecek arasında keskin bir ayrımın olduğu bir tarih. Bu, ilerleme’nin zamanıdır, önceden belirlenmiş parkurlar boyunca ileri doğru koşan bir zamandır. Bu gerçek zamandır; bu gerçek tarihtir; ama bu, bizim zamanımız değildir, bizim tarihimiz değildir.

   Bu, bir özdeşlik toplumu, tek boyutlu toplumu, saatle yönetilen bir toplumu yaratmış olan geçmiş bir süreçtir. Ama ya böyle olmadığını farz edersek? Geçmişin geçmiş değil aynı zamanda şimdi olduğunu farz edersek? İlksel birikimin geçmişte değil aynı zamanda şimdide yaşanan bir süreç olduğunu farz edersek? O zaman bize, çok farklı bir politika ve çok farklı bir teorinin kapısı açılacaktır. İnsan , toplumsal ilişkilerin kurulu bir biçimi değil sürekli saldırı altında kalan, devamlı tekrar edilen pratiklerin bir  sonucudur. Bütün toplumsal ilişkiler, aktif mücadele alanları ve canlı antagonozmalardır. O halde biçim-belirlenimi asla tam değildir. O her zaman bir mücadeledir. Etkinliklerimizin kapitalist toplumsal ilişkiler tarafından belirlenmesi, verili bir şey değil sürekli bir kavgadır. Öğrenci her zaman eleştirebilir, öğretmen her zaman öğretmeyi reddedebilir, asker daima öldürmeyi reddedebilir. İşte sermayenin tüm bunların olmamasını sağlamak için bu kadar kaynak ve enerji yaratmasının nedeni  budur. Yine de sonuçta seçim ve sorumluluk bize aittir ; bireysel,  özgür bir seçim olarak değil insanlığın geleceği üzerindeki mücadelenin bir parçası olarak. İsyan daima bir seçimdir, ama bunun da ötesinde bir şey, yani gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Bütün toplumsal ilişki biçimleri süreçtir, mücadele ve canlı antagonizma süreçleridir.

Mücadelemiz mutlak yeğinliğin peşindedir. Devrim ütopik olmaktan ziyade apokaliptiktir.Belki de her şeyden önce devrimi zamanın ele geçirilmesi olarak düşünmeliyiz. Sadece bir mekanı (devlet, şehir ya da toplum merkezi )alıp içindeki ilişkileri dönüştürmeyi değil, daha ziyade (ve ayrıca) bir zamanı alıp onun içindeki ilişkileri dönüştürebilmeyi düşünmeliyiz. Süreyi parçalamak her bir anı farklı olarak, olanaklarla dolu bir an olarak görmek anlamına gelir. Bu olanakların gerçekleşmesi, her bir anı sınırlarının ötesine, bütün sınırların ötesine, zamanın kendisini akıtabileceği ve sonsuzlukla harmanlanabileceği noktaya kadar götürmek anlamına gelir.Bu, zamanın araçsallaştırılmasını kıracaktır. Geleneksel teori, her bir ana bir geleceğin inşası bakımındansağlayacağı fayda üzerinden bakar. İsyan eylemleri, payidar bir devrimin  inşasına  katkıda bulunup bulunmadıkları üzerinden değerlendirilir. Ama süreyi parçalarsak ve her bir an farklı ise, isyan eylemlerinin araçsal zamanın mahkemesi önüne getirilmesine gerek yok demektir; isyanın her bir anı kendi onuruyla dimdik ayakta durabilir.

Öyleyse devrim, her bir anın bütün araçsallığın ve bütün sınırların ötesine itilmesidir. O, ütopik olmaktan ziyade apokaliptiktir. Ütopyalar mükemmel toplumu mekânsal terimler içinde tanımlama eğilimindedir, apokaliptik düşünce onu zamanın içinde konumlandırır ya da daha doğrusu zamanın kırılmasına ve dönüşümüne odaklanır. Apokalipsin zamanı, ‘’içinde yaşadığımız zaman’’ değil ‘’yaşadığımız olarak zamandır’’ Zaman sadece nasıl eylemeyi tercih ediyorsak öyle olanın ritmi ve yapısı  olarak var olur. Öz-belirlenim, mevcut anı tarihin sürekliliğinden çıkarmak ve geçmişi ortadan kaldırmak anlamına gelir.Eyleyiş-zamanı sadece aşırılık anlarının yeğinliği değil, aynı zamanda sabırlı bir yaratımın zamanıdır.Bütün anlar, edim anları değildir, aynı zamanda hazırlık zamanları ve hiçbir edim gerektirmeyip sadece sabırlı bir yaratım  süreci isteyenpek çok etkinlik vardır. Eğer ilk zamansallık bir edim-zamanı ya da dans zamanı ise ikinci zamansallığıda bahçıvanlık-zamanı ya da örme-zamanı olarak düşünebiliriz. Bunun ,nesnel  koşullar olgunlaşana kadar beklemek gerektiği fikrine dayanan eski devrimci sabır erdemiyle ilgisi yoktur. Bu, ‘’beklemek yok, şimdiden farklı bir dünya kurmaya başlayalım, ama bu, öfke patlamasıyla yaratılabilecek bir şey değildir, sabırlı bir yaratım sürecini gerektirir ve daima da gerektirecektir’’ diyen  farklı bir sabır türüdür. Bu çok daha hassas bir zaman, belki de tutkudan ziyade aşk ve dostluğun zamanıdır. Daha yavaş ve uzun bir süreci ima eder, ama kesinlikle sürenin zamanı değildir. ‘’bizim zamanımız’’ ,  bizim yarattığımız ve yeniden yarattığımız ama kendisini bizim yaratımımız-yeniden yaratımımızdan ayırmayan bir zamandır. Zapatista ayaklanması ‘’ ya basta ‘’ (artık yeter ! ) çığlığı ile başladı, ama onların aynı zamanda ikinci zamansallığın bir ifadesi olan şöyle bir sözü vardır ;yürüyoruz, koşmuyoruz, çünkü yolumuz daha uzun. Zapatista topluluklarının, okullarının, kliniklerin, kooperatiflerin, konseylerin, zamanı budur. Zapatista hareketinin özünü oluşturan, başka bir dünyanın sabırlı inşası.

  Onurun galeyanın ötesine geçtiği zaman, yürüyerek yarattığımız yollardan  yürümenin zamanı budur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir